Proje bataklığı! İşte davalık projeler!

Proje bataklığı! İşte davalık projeler!

İnşaat sektörü son yıllarda açılan davalar nedeniyle sıkıntılı günler geçiriyor. Yerli ve yabancı birçok yatırımcı, imar davalarıyla uğraşmak zorunda kalacağı kaygısıyla ihalelere girmiyor ya da yeni projelere başlamıyor

 

 

İnşaat sektörü son yıllarda açılan davalar nedeniyle sıkıntılı günler geçiriyor. Yerli ve yabancı birçok yatırımcı, imar davalarıyla uğraşmak zorunda kalacağı kaygısıyla ihalelere girmiyor ya da yeni projelere başlamıyor. İnşaatçılar Derneği
(İNDER) imar uygulamalarında şehircilik ilkeleriyle uyumlu ve yatırımcının güncel beklentilerini karşılayan imar
düzenlemelerine, özel sektörün ve meslek odalarının dahil edilmesini öneriyor. İNDER, tüm tarafların uzlaşması halinde davaya neden olabilecek itirazların minumuma ineceğini ve yatırımcının önünün açılacağını savunuyor. İNDER Başkanı Nazmi Durbakayım'ın gündeme taşıdığı öneri, özel sektörde ve meslek odalarında geniş yankı buldu
 
 
Türkiye'de gayrimenkul sektörünün tarihte görülmemiş ölçüde patlama yaptığı 2005 yılının eylül ayında, büyük gazetelerde tam sayfa ilanlar çıkmaya başladı. Bu ilanlarda, "Hayat tarzınızı değiştireceğiz" iddiası yer alıyordu. Ancak iddia sahibi
kendini gizli tuttuğu ve bu değişikliği nasıl yapacağını açıkça belirtmediği için herkes meraktaydı.

Çok uzun sürmedi. Dubai Şeyhi El Maktum'un Levent'teki İETT arazisinde boyu 300 metreyi aşan, burgu şeklinde iki kule
yapacağı ortaya çıktı. Şeyh, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne ait olan arsayı 100 milyon dolara alacak, üzerine de 500
milyon dolarlık Dubai Towers'ı dikecekti. Hatta bununla da kalmayacak, benzer değerli arsalarda toplam 5 milyar dolarlık
projeler üretilecekti. Hatta Şeyh'in şirketiyle arazilerin sahibi İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin ortak gayrimenkul
yatırım ortaklığı şirketi kurması için iki ülkenin hükümet başkanları nezdinde protokol bile imzalandı.

Sonuç...
İhale sürecindeki belirsizlikler ve kamuoyu baskısıyla sivil toplum kuruluşlarının açtığı davalar sonucunda proje iptal
edildi. Şeyh'in şirketi 705 milyon lira artı KDV'yi ödemedi. Dava süreci devam eden proje halen uykuda...
Aslında Türkiye imar davalarına yıllardan beri aşina. Örneğin yıllarca gündemde kalan ve bugün Ritz Carlton Oteli olarak
kullanılan Gökkafes davası... Örneğin Gümüşsuyu'ndaki Park Otel davası. Birbirine 500 metre mesafedeki iki projeden biri olan Gökkafes, ilçe sınırları değiştirilip, proje arazisi Şişli'ye bağlanarak tamamlandı. Park Otel'in böyle bir şansı
olmadığından fazla katları traşlandı.

Türkiye imar davalarına her ne kadar aşina olsa da Dubai Towers olayı bu tür alım satımlar açısından bir milat oldu. Dava
ulusal ölçekten uluslararası boyuta taşındı. Hükümet başkanlarının bile destek verdiği bir projenin durdurulması, yerli ve
yabancı yatırımcılar açısından bir dönüm noktası olarak değerlendirildi. Bu davadan sonra ne zaman kamu eliyle bir
gayrimenkul ihalesi açılsa akıllara hemen şu kanaat hakim oldu: Nasıl olsa sivil toplum kuruluşları buna dava açar, sonuçta bu proje iptal olur. 

İETT arazisi davasından sonra yakın geçmişte birçok proje ertelendi, iptal edildi ya da yapımı aksadı. Bu projelerden ilk akla gelenlerden birkaçı şöyle sıralanabilir:
- Salıpazarı rıhtımı ve çevresinde yapılması hedeflenen Galataport.
- Haydarpaşa limanı ve çevresindeki kentsel dönüşüm projesi.
- Likör Fabrikası arazisi üzerindeki Aşçıoğlu projesi.
- Karayolları arazisi üzerindeki Zorlu Center projesi.
- Zeytinburnu'nda deniz dolgu alanına yapılacak Rönesans projesi.
- Ataköy'deki C Motelleri arazisi üzerinde yapılması planlanan proje.
- Ataşehir'deki Finans Merkezi projesi...
 
Bu projelerin ortak özelliği, Mimarlar Odası, Şehir Plancıları Odası, İnşaat Mühendisleri Odası, Harita ve Kadastro
Mühendisleri Odası ile diğer meslek örgütlerinin bu projelerin imar planlarına karşı açtıkları davalardı.
Sonuçta bu projelerin bir kısmı iptal edildi, yatırımcısı projeden vazgeçti. Bazı yatırımcılar ise yürütmeyi durdurma
davasına karşı davalar açarak projeyi, zaman açısından kayıpları olsa da devam ettirme yolunu seçti.
 
 
'Ruhsat aldıktan sonra pürüz istemiyoruz'
İnşaatçılar Derneği (İNDER), büyük çaplı projelerin çağdaş şehircilik ilkelerine göre planlanmasını ve yatırımcının
yatırımını zamanında tamamlamasını sağlamak amacıyla ortak akılla çözüm üretme arayışına girdi.
İNDER Başkanı Nazmi Durbakayım, derneğin aylık yayın organı İndergi'nin haziran sayısında, imar davalarını konu edinen ve İNDER'in bu konudaki çözüm önerilerini dile getiren, "Sessiz Çığlıklar" başlığıyla bir başyazı kaleme aldı. İNDER Başkanı Durbakayım, yazısında, özel sektör konut yapımcılarının biraraya geldiği bir toplantıda sözalan meslektaşlarının,
belirsizlikten yakındıklarını ve yeni proje açıklamaktan çekindiklerini ifade ediyordu. Durbakayım, meslektaşlarının bu
çekincelerini şöyle analiz ediyordu:  
 
"Toplantıda söz alan hemen hemen tüm meslektaşlarım, sektördeki durumun geçen yıla göre daha iyi olduğunu söyledi. Ancak bu yıl içinde yapmayı planladıkları projelerden bahsetmemeye azami gayret etti. Çünkü yapmayı düşündükleri projenin başlamadan akamete uğramasından endişe duyuyorlardı. Yapacakları projelerin aniden ortaya çıkan yeni bir yönetmelikle kadük kalmasını istemediklerini de net bir dille ifade ettiler.
Toplantıdaki ortam hem inşaat sektörü hem de Türkiye açısından vahim bir duruma işaret etti.
Bu işaret; “Her geçen gün ruhsat almak için yeni bir ilave imza daha çıkaran bürokrasi ile boğuşmak istemiyoruz”, “İşsizliğin giderek katlandığı günümüzde bizler yeni projelere başlayamıyoruz”,  “Biz terziyiz ama tüccar terzi değiliz. Bizler, bize getirilen kumaşı arzu edilen ölçüde dikip sahibine teslim ederiz. Olması gereken durum budur. Ancak gerçekler daha farklı, mevcut şartlarda yaşanan bizler açısından içler acısı. Elimize bir arsa veriliyor. Ölçüp biçiyoruz. Tüm ekipmanları
hazırlıyoruz ve kesmeye başlıyoruz. Kumaşı teyelleyip diktikten sonra, “Durun, bu kumaş yanlış imal edilmiş. Yeniden
başlayacağız” şeklindeki sessiz çığlıkları gösteriyordu.

Dolayısıyla sektörün emekçileri olan bizlere danışılmadan, haber verilmeden yönetmenlikler hazırlanmasın diyoruz. İmar
yönetmeliğinin tadil edilecek şeklinde müdahil olmamız lazım gerekir. İNDER olarak çalışmalarımızı yapıyoruz sadece ve
yönetmelikte yer alabilecek ve mevcuttan, daha iyi olacak şekilde tavsiyede bulunmak istiyoruz.
Sektörle ilgili yönetmelikleri çıkaran yetkililer bir çok önemli etkeni görmezden geliyor.

Biz müteahhitler olmazsa, bunca çalışmayı kim için yapacaklar? Biz olmazsak, proje üretmezsek, kimler için yönetmelik
hazırlayacaklar? Başlayan bir projenin bu gibi nedenlerle ortada kalması çok vahim sonuçlar doğuracağı nedense göz ardı
ediliyor. Bir fabrika inşaatının bu gibi nedenlerle yarıda kalması ülke ekonomisine, milli servete zararı olur. Fakat bir
konut projesinin yarım kalması; varını yoğunu bir yuva sahibi olmak için ayıran insanların hayallerinin yıkılması demektir.
Sektöre olan güveninin bitmesi demektir. Asıl tehlikeli olan da budur.

Biz yapılan her yeni plana, yeni yönetmeliğe veya bunlara itiraz eden Mimarlar Odası'na karşı değiliz. Her değişiklik veya
itiraz zamanında olsun istiyoruz. Ruhsatlarımızı aldığımız zaman her hangi bir aksilikle karşılaşmak istemiyoruz. Biz sadece mesleğimizi icra etmek istiyoruz."
 
İNDER Başkanı'nın çağrısı geniş yankı buldu
 
İNDER Başkanı Durbakayım, yıllardır gündemde olan imar davaları sorunu için, güncel söylemiyle yeni bir açılım getiriyordu.
Bu açılım, imar mevzuatı düzenlemelerinde ve imar planı uygulamalarında yatırımcı şirketler ile sivil toplum kuruluşlarının
müdahil olmasının önemine işaret ediyordu.
İNDER Başkanı'nın önerisini, gayrimenkul sektörünün sözcüsü olan işadamları ve sivil toplum örgütleri arasında geniş yankı buldu. Gayrimenkul sektörü temsilcileri ile sivil toplum kuruluşlarına şu iki soruyu yönelttik:

- İmar mevzuatında, planlama aşamasında tespit ettiğiniz eksiklik, aksaklık ya da yanlışlıklar nelerdir? Bu sorunların
giderilmesi için önerileriniz nelerdir?
- Uygulama imar planlarının belediyede askıya çıkmadan önce ilgili meslek kuruluşlarının onayından geçmesi, meslek
kuruluşlarının onayından geçen imar planına daha sonra meslek kuruluşlarının itiraz ve dava hakkı olmaması, imar mevzuatında bu yönde düzenlemeler yapılması, bir çözüm olabilir mi?
Her iki kesim de sorunun acilen çözümlenmesi gerektiğinde hemfikir olarak, önerilerini sıraladılar.
 
GYODER Başkanı Turgay Tanes 
 "İmar üst kurulu oluşturulsun"
Türkiye'de ilçe belediyeleri, büyükşehir belediyeleri, Turizm Bakanlığı, koruma kurulları, Bayındırlık Bakanlığı ve daha
birçok kurum imar planı yapabiliyor. İmar planı konusunda müthiş bir kaos var. Birbirinden ayrı birimler birbirini
tamamlayıcı da olsa yaptıkları planlar çelişkilere yolaçabiliyor. Bu da dava sürecine yol açıyor. Uzun mahkeme sürecinde
projenin fizibilitesi kalmıyor. Konjonktür değişiyor.
Bunu sadece planlardaki hataya bağlamıyorum. Maalesef plan ya da projelere bazı kuruluşlar refleks olarak dava açıyor, yasal haklarını kullanıyorlar. Bilirkişi tarafından değerlendirildiğinde, gerekçe olarak genellikle, "şehircilik ilkelerine aykırı"
gibi subjektif, tek cümleyle planlar iptal ediliyor. Çözüm için mutlaka enerji piyasasında olduğu gibi gibi bir üst kurul
kurulması, dava ihtimallerini en aza indirmesi gerekir. Tek çözüm budur.
Sivil tolum kuruluşlarının dava açmaları halinde yaptırımı olmalı, cezai sorumluluğu olmalı. "Dava açayım da kaybedersem
kaybederim" düşüncesinde olmamalı. Yaptırtmayanın da eğer haksızsa bir cezası olmalı. Maddi ya da başka bir sorumluluğu olmalı.
Sivil toplum kuruluşlarının görüşlerinin alınması, bazı olaylarda faydalı olabilir. Burada temel sabit fikirli bakış açısı
var maalesef. Bir yerin planlaması yapılırken birtakım kuruluşlara gidilip sürece katılmaları istendiğinde o işin
matematiğini ortadan kaldıran yaklaşımları oluyor. Çok katlı bina kötüdür, az katlı iyidir bakış açısı var.
Bazen sivil tolum kuruluşları hiç de öyle uzlaşmacı olmuyor. "Bu bölgede proje yapılmasın" deyip işin içinden çıkıyor.
Ya da o projenin fizibilitesini otadan kaldıracak kadar kısıtlama ortaya koyduklarında taraflar uzlaşmaya varamıyor. Bu da
ayrı bir sıkıntı.
Çok yetkili bir üst kurul olması lazım. Bütün planlar önce global ölçekte hazırlanmalı. Herkesin etrafında dolaşarak
bozamayacağı planların baştan yapılması, o aşamada sivil toplum kuruluşlarının genel kabullerinin alınması çok önemli.
 
 
Urban Land Institute (ULI) Türkiye İcra Kurulu Başkanı Haluk Sur
"Meslek odalarının onayı alınsın"

 Türkiye imar davaları nedeniyle ciddi bir kan kaybına uğruyor. Büyük bir potansiyeli heder ediyor. Uluslararası saygınlığına,
inanırlığına, güvenilirliğine, hükümet adamlarının verdiği mesajlara aykırı ters bir görüntü ortaya çıkıyor. Bir kesim
birşeyler yapmaya çalışırken, bir kesim yaptırmamaya çalışıyor.
Herhangi bir meslek örgütünün bu kadar kolay, konuyu irdelemeden, dünyayı tanımadan, geniş perspektifle bakmadan, olmazsa olmasın mantığı içinde yaklaşarak bu projeleri durdurmasının önüne geçilmesi lazım.
Her isteyenin istediği davayı açabilmesi hukuk devleti kurallarıyla bağdaşmaz, hukuk devleti demek bu değil, hukuk devletini biz yanlış yorumluyoruz.
Bu işlerin üzerinde, çok hızlı karar veren, bir ihtisas mahkemesi, ihtisas kuruluşu olmalı. Demiyorum ki bu itirazların hepsi
yanlıştır, yalandır, doğru değildir. Bazıları doğru olabilir, haklı olabilir.  
Her kuşa, çiçeğe, böceğe bakan, adının önünde çevre ifadesi kullanan her örgüt, kişi, eğitim kurumu bunu bu kadar kolay
harcamamalı. Ben kendim çevre mühendisiyim, çevreye en çok değer verenlerden bir tanesiyim, ilk çevre mühendislerinden biriyim. Bu açıdan bakınca bu itirazları ele alacak, uzatmadan, çok kısa zamanda sonuca bağlayacak bir ihtisas kuruluşuna ihtiyaç var. Her zaman muhalefet olanlar bu işi istedikleri gibi yönlendirecekse bunun sonu olmaz.
Mimarlık ve mühendisliğin yeterince değer bulmadığı ve ücretlerin az olduğu söyleniyor. Neden acaba diye sormak lazım. Çünkü Türkiye'de mühendisliğe, mimarlığa druyulan saygı ve güven azalmış durumda. Özellikle geçmiş yıllarda politize olmuş üsluptan ötürü bu meslek örgütleri inandırıcılığını kaybetti. Bu odaların adını duyanlar, "Bırakın canım şu solcuları" gibi yaklaşım içinde oluyor. Demiyorum ki herşeyi yanlış yapıyorlar. Ben de mühendisim, kendimi inkar edemem. Ama insaflı olmak lazım. İzanlı olmak lazım. Her istediğimizi kolaylıkla yapamamız lazım.
Planlar askıya çıkmadan sivil toplum kuruluşlarının onayının alınması şeklinde bir uzlaşma kültürü oluşturulabilir. Neden
olmasın. Eksiklerden bir tanesi de bu. Ben yaptım oldu düşüncesi de yanlış. Hep aşırı uçlarda dolaşıyoruz. Askıya çıkmadan onay mekanizmasının çalıştırılması çok daha iyi olur.
 
Alışveriş Merkezi Yatırımcıları Derneği Başkanı Hakan Kodal
"İmar davaları için özel mahkeme kurulsun"

İmar planlaması konusunda en büyük sıkıntı, en büyük mahsur, önceden belirlenmiş yoğunluk ve fonksiyonlar. Siz Paris'te bir proje yapacak olsanız projeyi götürür, belediyeden projeye göre onay alırsınız. Günün koşullarına göre konut da
yapabilirsiniz, ticari gayrimenkul de yapabilirsiniz. Bizde birileri bir odaya oturmuş yıllar önce burası konut, burası ticaret alanı olsun diye belirlemiş. Günün ihtiyacına göre bunun revize ediliyor olması lazım.
İmar planları bürokratik bir proses haline geldi. Hatta rant yaratma problemi haline geldi. Genellikle de arsa geliştirme,
proje geliştirmeden daha faklı bir konuma geldi. Arsa geliştirenler daha karlı iş yapabilir hale geldi, bunu beceremeyenler
dar kar marjlarıyla çalıştı. Sistemin böyle olmaması lazım. Sistem baştan yanlış.
Bizim gibi kuruluşların, yatırımlarında günün koşullarına göre proje ile gili bazı değişiklikler yapması gerekir. Kat
yüksekliği, çatı eğitimi bile sorun oluyor. Gri alanlarda büyük kurumlar çok kıvrak olamıyor. Sürekli açılan davalar
nedeniyle yatırım yapmaktan vazgeçiliyor. Tabii ki yapılan kötü örnekleri de olabilir, ölçüsü olması lazım, kötü örneklerini
savunmuyoruz.
Bu sistemin bürokrasiden arındırılmış olması daha şeffaf hale getirilmesi lazım. Yoğunluk katsayıları dışında belediyenin çok fazla kısıtlamaya gitmeyip proje bazlı onaya gitmesi gerekiyor. Bu tip davaları bertaraf etmek için böyle bir düzenleme
lazım. Aksi halde böyle sıkıntılı davalar olabiliyor. Bu konudaki en bariz örnek İETT arsası satışında oldu. İhaleden sonra
dava açıldı, bu da maalesef herkesi sıkıntıya soktu.
Normalde imar plan değişikliğinde, ilgili örgütlerin görüşleri zaten alınıyor. Bizim ikinci bir sıkıntımız da bu tip
davaların süreçleri çok uzun. Özel mahkemeler kurulması lazım. Yargı tarafından da sıkıntımız var. Davalar çok hızlı bir
şekilde karara bağlansa dava açılması da sorun olmaz. ihaleye çıkılmadan önce varsa bir itiraz o kesinleştirildikten sonra
ihaleye çıkılır.
 
Soyak Holding CEO'su Emre Çamlıbel
"İmar planları için koordinasyon kuruluna ihtiyaç var"

Gayrimenkul sektöründe faaliyet gösteren birçok yatırımcının ya da diğer organizasyonların yaşadığı en büyük sıkıntılardan
biri imar durumu. Problem şurada; memleketimizde birçok farklı yasayla birçok farklı kuruluşa plan yapma yetkisi verilmiş.
Bunları arasında Çevre Bakanlığı, Orman Bakanlığı, Bayındırlık Bakanlığı, büyükşehir belediyeleri, Karayolları, İSKİ var. Bu
da bir karmaşa yaratıyor. Plan yapımına yönelik şehircilik ilkelerinin de tartışılabilir, her iki tarafa çekilebilir unsurlar
içeriyor olması nedeniyle bir belirsizlik var. Birçok kurum plan yapma yetkisine sahip, plan yapma kriterleriyle ilgili de
çelişkili görüşler mevcut. İkisi biraraya gelince firmalar ya da vatandaşlar plan konusunda büyük bir risk, soru işareti ve
belirsizlikle karşı karşıya kalıyor.
Bunun çözümü için de büyük ölçüde imar planı yapımıyla ilgili merkezi bir şemsiye organizasyon altında bütün bu kuruluşların toplanması ve bölük pörçük farklı mevzuatın biraraya getirilmesi ve yekpare bir şekilde tek elden yönetilmesi gerekiyor.
Bir koordinasyon kurulu öneriyoruz. Bu kurulun imar planı yapımı ile ilgili stratejileri masaya yatırması, memleketin
gerçeklerini, dinamiklerini, temel göstergelerini masaya yatırması ve şehir planlama ilkeleri, plan yapma ilkeleriyle ilgili
yeni bir strateji ortaya koyması gerekiyor.
Buna ilaveten plan yapma yetkisi farklı kuruluşlarda olabilir ama hepsinin bir noktada biraraya gelmesi ve merkezi bir kurul 
üzerinden planların sonuçlanması gerektiğini düşünüyoruz.
Sivil toplum kuruluşlarının bu kurulda yer alması kesinlikle faydalı olur. Bu sadece, daha sonra yapılan planlara itiraz
etmelerini önlemek açısından değil, gerçek anlamda bu konunun uzmanları olan akademisyen ve sivil toplum kuruluşlarında
faaliyet gösteren uzmanların katkısını almak açısından faydalı olur. Böylece imaj kaybetme, para kaybetme, zaman kaybetme gibi riskler ortadan kalkar.
 
 
Dumankaya Yönetim Kurulu Üyesi Uğur Dumankaya
"Yatırımcının gözü kortuluyor"
Türkiye artık gelişmiş ülkeler sınıfına girdiği için bu tür problemlerle daha sık karşılaşılıyor. Mesela Dubai gibi olan
şehirlerde insanlar çok rahatlıkla şehirlerini imar edebiliyorlar. Türkiye'de Mimarlar Odası ve Şehir Plancıları Odası baskı
unsuru oluyor. Şehrin silüetini korumak adına yapılıyor ama bir uzlaşma zemini de olması gerekiyor. O zaman yatırımcı
bulamazsınız. Peşin parayla bir araziyi satamazsınız.
Ali Sami Yen, Likör Fabrikası, İETT, Galataport, Haydarpaşa yapılamadı. Bugüne kadar yapılması gerekirken yapılamadı.
Muallimköy civarında yapılacak olan üçüncü köprü yap-işlet-devret modeliyle 10 yıl önce yapılacaktı, iptal edildi,
yapılamadı. Üçüncü köprü 10 sene önce yapılmış olacaktı, projeler 10 sene geriden geliyor.
Bu konularda kazanan olduğunu zanetmiyorum. Kaybeden halk ve devlet oluyor. Ama bir çözüm yolu da bilemiyorum. Meslek
örgütlerinin görüşleri ve onayları alınsa... Güzel bir fikir ama tam anlamıyla oluşabileceğini zannetmiyorum.
GYODER'de bu konularla ilgili şikayetleri Avrupalılar da anlatmıştı, onlar da bu sorunlarla uğraşıyor. İmar konuları yavaş
ilerliyor. Ayrıca bürokrasiyle de çok uğraşıyoruz, aylar, yıllar sürüyor. Bir projenin ortaya çıkması uzun sürüyor. İki yıl
kısa bir zaman gibi geliyor.
Yatırımcı açısından bakıldığında, mesela Ali Sami Yen arazisine 300 - 400 milyon dolar yatıracaksınız sonra iptal edilecek
mi, edilmeyecek mi diye bekleyeceksiniz. Böyle yatırım yapılır mı? Yatırımcının gözü korkutuluyor.
 
 
Kentsel Strateji Kurucu Ortağı Faruk Göksu
"Plan yapımında özel sektör ve meslek odaları da bulunmalı"
Planlamayla, imarla ilgili aksaklıkların başında şu geliyor; özellikle İstanbul'un tümü hemen hemen yapılaşmış durumda. Çok
az yapılaşmamış alanlar var. Bu alanların dönüşümü gerekiyor. Dönüşümü için de yeniden planların yapılması gerekiyor. Yeniden imar haklarının düzenlenmesi gerekiyor. Bu çerçevede baktığımızda burada yaşayanlar açısından sorun var. Eğer kamu bir yerleşim alanında proje geliştirecekse orada yaşayanlarla oturup konuşması gerekiyor. Bu olmayınca, yukarıdan aşağıya bu projeyi geliştirdik dediklerinde iki yerden reaksiyon alıyor. Birincisi orada yaşayanlardan reaksiyon alıyor çünkü çoğunun haberi yok. İkincisi de özellikle meslek odalarından alıyor. Bu sorunun aşılması için bir işbirliğine ihtiyaç var.
Bilgilendirme, bilinçlendirme dediğimiz uzlaşma yönetimine ihtiyaç var. Tarafların biraraya gelmesi gerekiyor.
Artık yukardan aşağıya imar planı çizdim deme dönemi bitti. O nedenle kamunun, sivil toplum kuruluşlarının ve özel sektörün biraraya gelip uzlaşacağı bir planlama yaklaşımına gidilmesi lazım. Bütün bunlar klasik imar planlama anlayışının sancıları.
Maalesef tek taraflı yapıldığında bu sorunlar çıkıyor.
Meslek odaların plan onaylama yetkisi yok, bu konu belediyelerin yetkisinde. Uzlaşma için bazı projelerde görüşleri alınıyor.
O görüşmelere katılan kişilerin ister kamu, ister sivil toplum kuruluşundan olsun uzlaşma kültürünü bilmesi gerekiyor.
Uzlaşma kültürünü bilmeyen kişiler biraraya gelirse herkes kendi gözlüğünden bakıyor. Kamu diyor ki, "Böyle bir ihtiyaç var,
yapmamız lazım." Sivil örgütler diyor ki, "şu, şu gerekçelerde karşıyız." Özel sektör de, "Bana iş alanı açılması lazım"
diyor.
Bunu birilerinin örgütlemesi gerekiyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kartal'da Cendere'de proje çalıştayları denen bir
süreç başlattı. Herkesi topluyor, projeyi, hedefleri anlatıyor. Fikirler alınıyor. Onama aşamasına gelince davalar açılıyor.
Uzlaşma kültürünü, planlamadan önce geliştirmemiz lazım. Batı bunu böyle yapıyor. Bizde maalesef taraflar biraraya gelip
ortak hedef ve ortak vizyon ortaya koyamıyor. Bu ortaklık mutlaka olmak zorunda. Büyük projeler aksıyor, deprem riski var,
yapı ve yaşam risklerinin ortadan kaldırılması lazım, kentsel dönüşümün olması lazım. İşte, Sulukule, tartışılıyor. Yukardan
aşağıya, "Ben bu kararları aldım, bu projeleri ürettim" denirse o da olmuyor. Orada yaşanların görüşleri önemli, sivil toplum
örgütlerini görüşleri çok önemli. Bunları biraraya getirecek ortamlar ve mekanizmalar oluşturmamız lazım. Başka yolu yok.
 
Mimarlar Odası
"Planlama sürecine şehir plancıları ve mimarlar da katılsın"
İmar Planlama Süreci ve Mimarlar Odası'nın Yaklaşımı konulu bir rapor yayınlayan Mimarlar Odası genel merkezi, görüş ve
önerilerini şöyle açıkladı:
Türkiye'de hala en büyük rant, imar üzerinden sağlandığı için, imar planlarının yapımı ve onanmasında yetkisini yerel
idarelere devreden merkezi yönetim, bu yetkiyi tekrar elde etmek için, son yıllarda çoğunluğu kamu ve toplum yararına aykırı çeşitli kanun ve kanun hükmünde kararnameler çıkarmış ve çok sayıda kurum ve kuruluş bütünlük, hiyerarşi ve yetkilendirme mekanizmaları tanımlanmadan planlama yetkisine sahip hale gelmiştir. Bunlara örnek olarak, Toplu Konut İdaresi Başkanlığı, Özelleştirme İdaresi Başkanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Çevre ve Orman Bakanlığı, gibi kurumları verebiliriz. Böylece, kamu gücünü elinde bulunduranlar planlamada çok başlılık dönemi başlatarak, ciddi bir planlama karmaşası yaratmışlardır. Ulusal planlama sistemi, yeni liberal dönemin iktisadi politikalarının sonucu ve gereği olarak parçalanmıştır.

Son yıllarda farklı kurumlarca, birbirleriyle herhangi uyarlıkları sağlanmayan planlar, genel olarak kamu ve toplum yararını
gözetmeyen, büyük kentlerde, büyük kentsel rantların yaratıldığı, sermayeye hizmet eden planlar olarak karşımıza çıkmıştır.
Mimarlar Odası, gerek genel merkez olarak, gerekse şubeler olarak, kentlerin imarı konusunda kamu ve toplum aleyhine
çıkarılan kanun, kararname ve yönetmelik değişikliklerine karşı tavrını koymakta ve hukuki yollara başvurmaktadır. Bu anlamda açtığı örnek davalar üzerinden ülkemiz imar ve idare hukukuna önemi katkılar kazandırmış, bugüne kadar bu konuda oldukça başarılar elde etmiş ve kamuoyu gözünde haklı bir saygınlık kazanmıştır. Yine şubeler, kendi yetki bölgelerinde, her ölçekte yapılan imar planlarına katkıda bulunmak ve bu planlarda yapılan yanlışlara engel olmak için gerekli her türlü çabayı göstermektedirler.
Mimarlar Odası, dengeli kalkınma, doğal ve sosyo-kültürel çevre değerlerinin gözetildiği bir planlama ve tasarımla
oluşabilecek planlı, güzel ve yaşanabilir kentsel çevreler için aşağıdaki önerileri yapmaktadır:
- Planlamanın temel ve değişmez kuralı olan, üst ve alt ölçek arasındaki planlama hiyerarşinin sağlanması yönünde ivedi
önlemler alınmalıdır.
- İnsan kaynağı dahil, ülkesel kaynaklar rasyonel kullanılmalı, kaynak yaratımında ve üretiminde bölgeler arası eşitlik
ilkesine dikkat edilmeli ve bölgeler arasındaki dengesiz gelişimdeki farklılıklar giderilmelidir.
- Küreselleşiyoruz diyerek, uluslararası ve ulusal sermayeye hizmet etmek için, özellikle kamu mülkiyetindeki arazilerin ve
rant kazanmış yerleşim alanlarının, kentsel gereksinimleri, sosyal ve teknik altyapı yeterliliği irdelenmeden, bizim arzu
etmediğimiz ve sonunda mutlaka yasal dava konuları ettiğimiz, olağanüstü yoğunlukta rant alanlarına dönüştürülmesine son verilmelidir.
- Kısa dönemde planlamadaki giderek artan çok başlılık, kurumsal ve yasal kaos ortadan kaldırılmalı ve en azından farklı
kurumlarca birbirinden bağımsız yapılan planlar arasındaki kopukluk giderilmeli, eşgüdüm sağlanmalı, parçalanan ulusal
planlama sistemi bütünleştirilmelidir.
- Uzun dönemde ülke ölçeğinde, “planlama kaosu ve yetki kargaşası”na son verecek bir planlamanın kurumsal yapılanmasının düzenlenmesi için önlemler alınmalı, geçmiş deneyimler ve birikimleri ve gelenekleriyle Bayındırlık ve İskan Bakanlığı birikimleri dahil tüm birikimlerden yararlanılmalıdır.
- İmar planlarının hazırlanması aşamasında, diğer meslek disiplinleriyle birlikte ve şehir plancılarıyla mimarların bir ekip
içinde çalışabilmeleri yeniden sağlanmalıdır. Kentlerin planlanması ve tasarımında sürekliliğe ve geçişlere izin veren bir
süreç kurgulanmalıdır. Zaten “İmar Planlarının Yapımını Yükümlenecek Müellif ve Müellif Kuruluşlarının Ehliyet Durumlarına
Ait Esaslar” adlı yönetmelikte planlama işlerini yapacak müelliflerde, üniversite, akademi veya yüksek okulların şehir
planlama, bölge planlama, kentsel tasarım veya mimarlık fakülte veya bölümlerinden, şehir plancısı, bölge plancısı, kentsel tasarımcı veya mimar unvanları alarak mezun olmaları veya bu disiplinlerden birinde lisansüstü öğrenimi yaparak master lisans veya doktor derece ve unvanlarını kazanmış olmaları şartı aranır” denmektedir.
- Her ölçekte yapılan planlama çalışmalarında kamuoyu ve ilgili meslek odalarının görüşleri dikkate alınmalı, yapılan
çalışmalar tartışmaya açılmalıdır.
- Bu çerçevede, her ölçekteki plan kararlarının mekana yansıması konusunda toplumu bilgilendirmeyi ve toplumsal katılımı
artırmayı görev saymaktayız.
 
 
Harita ve Kadastro Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı M. Tevfik Özlüdemir
"Siyasi iktidarlar meslek kuruluşlarına yetki vermekten kaçınıyor"

İmar planı uygulama süreci, bir yerleşim alanı yaratmada en temel hizmetlerden biridir. Bu çerçevede sağlıklı bir
kentleşmenin ön koşulu, toplum yararını gözeten bir planlama sürecinin varlığıdır. Planlama kapsamında, uygulama alanındaki
mülkiyet dokusuna ve maliklerin yaklaşımlarına göre, isteğe bağlı ya da re'sen uygulamalar söz konusu olabilir. Bu
uygulamaların başarılı olması için, planlama aşamasında bazı önlemlerin alınması, etaplamaların yapılması, analizlerin
gerçekleştirilmesi yerinde bir yaklaşımdır. Bu süreç, hem maliklerle, ilgili, hem belediyeyle ve başta Kadastro ve Tapu Sicil
Müdürlükleri olmak üzere kurumlarla sağlıklı ilişkiler yürütülmesini gerektirecektir. Harita ve kadastro mühendislerinin
gerçekleştirdiği 18. madde uygulaması, çok konuşulan, ama çok da sıkıntılar yaşanan, idari yargıyı meşgul edecek kadar
itirazlara ve iptal davalarına konu olabilen bir uygulama alanıdır. Bu nedenle, mevzuatı iyi bilmeyi, sürecin kritik
eşiklerinin bilincinde olmayı gerektirir. Çünkü 18. madde uygulaması (arazi ve arsa düzenlemeleri) salt teknik bir uygulama
olmayıp, hukuksal ve sosyal boyutları da olan bir alandır. Kuralları 3194 sayılı yasaya bağlı olarak çıkarılan, "İmar
Kanunu'nun 18. Maddesi Uyarınca Yapılacak Arazi ve Arsa Düzenlemesi İle İlgili Esaslar Hakkında Yönetmelik" ile belirlenen bu uygulama, ciddi mülkiyet analizleri yapmayı gerektiren bir aşamadır. Arazideki dağınık mülkiyet dokusu göz önünde
tutulduğunda, mal ya da hak sahiplerinin, özellikle uygulamanın "dağıtım" aşamasında, hisseleri toparlamaya yönelik modellere ikna edilmesi süreçleri yaşanabilir. Bunlar alternatif geliştirmeyi, analiz yapmayı, ikna etmeyi gerektiren süreçlerdir. İmar uygulamalarında eşdeğerlilik ilkesinin temel alınması adil bir uygulamayı güvence altına alacaktır.
İmar mevzuatında planlama aşaması iki yönüyle ele alınabilir. İlk yön imar planlarının yapım aşamasıdır. Bu aşamada pek çok
kurum ve kuruluş görüşlerinin yanı sra meslek örgütlerinin onayının alınması elbette doğru bir adım olacak ve olumlu bir
katkı sağlayacaktır. Ancak imar planlarını akılcı ve bilimsel bir bakış açısıyla insanlarımızın gereksinimleri temelinde
sağlıklı bir kentleşmenin aracı olarak değil de, siyasi çıkarlarına hizmet eden bir araç olarak gören siyasi iktidarlar,
kendi ellerini bağlayacak böyle bir duruma onay vermekten kaçınmaktadır. Bununla birlikte sorunun kaynağını, uygulama imar
planlarının meslek kuruluşlarınca onaylanmaması oluşturmamaktadır. Asıl sorun, planlama sürecinin ikinci yönü ve çok önemli
bir bölümünü oluşturan planların revizyonu, tadilatı veya bir başka deyişle değiştirilmesidir. Uygulamada karşımıza çıkan
neredeyse tüm olumsuzlukların kaynağı da yapılan bu tadilatlardır. Meslek kuruluşları, yapılan tadilatlara itiraz ederken,
Anayasa'da da vurgulanan kamu yararının gözetilmemesini dava konusu etmektedirler. Plan tadilatlarının çoğunda kamu yararının tamamen gözardı edildiği, kentin yağmalanmasına önayak olunduğu, kamu kurumlarının ve belediyelerin bazı yöneticilerinin ranta dayalı ilişkiler içerisine girdiği, ki bu konuda yargıya yansıyan örneklerin yanı sıra toplum içerisinde de pek çok duyum ve spekülasyon mevcuttur, kentlerin sosyal dokusunun tahrip edildiği bir gerçektir. Harita ve Kadastro Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi'nin de diğer meslek kuruluşlarıyla birlikte takipçisi olduğu pek çok dava, yaşanan yağma ve tahribat sürecine karşı toplum yararına yürtülen mücadelenin bir parçasıdır. İmar mevzuatında yapılacak deişiklikler rantı değil, insanca yaşanabilecek kentlerin oluşturulmasını hedef olarak ortaya koyan, toplum yararını ilke edinen, halkın ve meslek kuruluşlarının karar alma süreçlerine dahil edildiği bir içerikte yapılandırılmalıdır."
 
  • Etiketler:

Yorum Yaz